Uluabat -Gölyazı 24 Ekim 2009
Masalın Aslı birbirini imleyen 10 masal ve iki kitaptan oluşur. İlk 6 masalın yer aldığı 1. kitap “Aydınlıktan Karanlığa” alt başlığını taşır. 4 masalın yer aldığı 2. kitabın alt başlığı ise “Karanlıktan Aydınlığa”
Masalları bir çocuk anlatır. Anlatmadan önce de masalı dinleyebilmenin ilk koşulunu açıklar, masalı on kişi dinlemek zorundadır. İkinci koşulsa masalı her öğrenenin on çocuğa daha anlatmasıdır. Masal on kimsesiz çocuğu anlatarak başlar. Bu çocuklar doğadaki bütün canlılarla arkadaştırlar. Bir gün bir kuyu bulurlar. Bu kuyudaki ışık kaynağının cevhere dönüştüğünü görürler. Yalnız bu cevher on kişinin elbirliğiyle elde edilmektedir. Ve ölçüsü değişmemektedir. Bu cevherin özelliği, onu çıkaranların düşledikleri/istedikleri nesnelere dönüşebilmesidir: Et, ekmek, bıçak, tuz… Barınılacak bir eve de dönüşmektedir ama bunun için bir tek günlük cevher yetmemektedir. Bir gün masalı dinleyen çocuklardan biri masalı tarih öğretmenine anlatır ve gerçeği anlar, dinledikleri insanlık tarihidir…
Masalın devamını ve bu çocukların serüvenini öğrenmek için Masalın Aslını okumak gerekiyor.
Yazar:Vasıf Öngören
Resimleyen: Nurhayat Polat
Evrensel Basım Yayın Çocuk Kitaplığı/2007
bir söz bitişi gibi son buldu sevişler
bir yaz güneşi gibi eritir hep bu terkedişler
bir yaz güneşi gibi eritir hep bu terkedişler
bir an duruşu gibi, ömrün gidişi gibi
veda ederken aşk ateşi gibi söner iç çekişler
veda ederken aşk ateşi gibi söner iç çekişler
aman aman yandım aman
kurşun gibi izler
son bakıştaki o gözler kaldı aklımızda
aman aman acı yüzler
kurşun gibi izler
son bakıştaki o gözler kaldı aklımızda
aman aman yandım aman
kurşun gibi izler
son bakıştaki o gözler kaldı aklımızda
aman aman acı yüzler
kurşun gibi izler
son bakıştaki o gözler kaldı aklımızda

12 Eylül öncesi yaşanan siyasi olaylar 1980 yılından sonra artık eskisi gibi devam etmeyecektir. 68 kuşağının ve kısmen 78 kuşağının masumiyeti artık kaybolmuştur. Özel ilişkilerde de bu, hissedilir… Aşklar, arkadaşlıklar, aile ilişkileri değişim geçirmektedir. İnsanlar birey olmanın farkına varırken bencilliğin sınırında gezmeye başlamışlardır. Serbest rekabet, özel ilişkiler de dahil her durum için söz konusudur.
12 Eylül sonrası memleket karışmış, pek çok insan hapiste, pek çoğu kaçak yaşamakta veya yurtdışına çıkmaya çalışmaktadır. Öte yandan hayatlarını olanların pek farkına varmadan sürdüren büyük bir çoğunluk sadece terör bitti düşüncesiyle 12 eylül Darbesi’nden memnundur.
Yaşayabilme İhtimali
soğuk ve şehirlerarası
otobüslerde vazgeçtim
çocuk olmaktan
ve beslenme çantamda
otlu peynir kokusuydu babam…
Ben seninle bir gün Veyselkarani`de haşlama yeme ihtimalini sevdim.
İlkokulun silgi kokan, tebeşir lekeli yıllarında
(ankara`da karbonmonoksit sonbaharlar yaşanırdı o zaman)
özlemeye başladım herkesi…
Ve bu hasret öyle uzun sürdü ki,
adam gibi hasretleri özlemeye başladım sonra…
Bizim Kemalettin Tuğcu`larımız vardı…
Bir de camların buğusuna yazı yazma imkanı…
Yumurta kokan arkadaşlarla paylaşılan
kahverengi sıralarda, solculuk oynamaya başladık…
Ben doktor oluyordum sen hemşire, geri kalanlar kontrgerilla…
Kırmızı boyalarla umut ikliminde harfler yazılıyordu, pütürlü duvarlara
ve Türk Dil Kurumu`na inat bir Türkçeyle…
Ağbilerimizden öğrendik, Ş harfinden orak çekiç figürleri türetmeyi…
Ankara`ya usul usul karbonmonoksit yağıyordu.
Ve kapalı mekanlarda sevişmeyi öneriyordu haber bültenleri
Oysa Ankara`da hiç sevişmedim ben.
Disiplin kurulunda tartışılan aşkım olmadı benim…
(Sınıfça gidilen pikniklerde kıçımıza batan platonik dikenleri saymazsak…)
Ankara`ya usul usul kurşun yağıyordu…
Ve belli bir saatten sonra sokağa çıkmamayı öneriyordu haber bültenleri…
Oysa hiç kurşun yaram olmadı benim…
Ve hiçbir mahkeme tutanağına geçmedi adım…
çatışmaların ortasında sevimli bir çocuk yüzüydüm sadece…
sana şiirler biriktiriyordum fen bilgisi defterimde
ama sen yoktun…
Ben, senin beni sevebilme ihtimalini seviyordum, suni tenefüs saatlerinde…
Okul servisi seni hep zamansız, amansızca bir lojman griliğine götürüyordu…
Ben, senin benimle Tunalı Hilmi Caddesi’ne gelebilme ihtimalini seviyordum…
Ben, senin beni sevebilme ihtimalini seviyordum.
yaz sıcağı toprağa çekiyordu tenimin çatlamaya hazır gevrekliğini…
Sonra otobüs oluyordum,
kırık yarık yoların çare bilmez sürgünü…
Ne yana baksam dağ ve deniz sanıyordum Muş ovasının yalancı maviliği…
Otobüs oluyordum bir süre…
Yanımızdan geçen kara trenlerle yarışıyordum,
yanağım otobüs camının garantisinde…
Otobüs oluyordum…
Bir ülkeden bir iç ülkeye…
Çocukluğuma yaklaştıkça büyüyordum…
Zap suyunun sesini başına koyuyordum şarkılarımın listesinin…
Korkuyordum…
Sonra iniyordum otobüsten…
Çarşıdan bizim eve giden,
ömrümün en uzun,
ömrümün en kısa,
ömrümün en çocuk,
ömrümün en ihtiyar yolunu koşuyordum…
Çünkü sonunda annem oluyordum
babam kokuyordum sonunda…
Soğuk ve şehirlerarası otobüslerde vazgeçtim, çocuk olmaktan…
Ve beslenme çantamda otlu peynir kokusuydu babam…
Ben seninle bir gün Van`daki bir kahvaltı salonunda…
Ben seninle (sadece bilmek zorunda kalanların bildiği) bir yol üstü lokantasında…
Ben seninle, Ağrı dağına mistik ve demli bir çay kıvamında bakan Doğubeyazıt`ın herhangi bir toprak damında…
Ben seninle herhangi bir insan elinin terli coğrafyasında olma ihtimalini sevdim…
Ben senin,
beni sevebilme ihtimalini sevdim!
YILMAZ ERDOĞAN

KARMATE (Değirmen)
Karmate (karmaûe) , Lazca’da su değirmeni demektir.
Üretimi, emeği, karşılıksız yardımlaşmayı simgeler.
Biz hep paylaşım içindeydik grupla. Grubun adını bulmak için de çok düşündük. Karmate bize çok uydu. Aynı değirmenden ekmek yemek, emeği paylaşmak gibi… Sadece birlik-paylaşma da değil, herkes Karadeniz sahil yoluna yapılanlara, doğa katliamlarına, hidrolik santraline karşı biliyorsunuz, bizler de karşıyız. Bir nevi adının anlamı da oydu tabii ki. Biz bunu da anlatmak istedik.
Karmate, bizim adımıza en uygun isim. Bizler de değirmen kültürüyle yaşamış çocuklarız. Bizim için önemli olan yanı, emeği ve paylaşmayı simgelemesi.

ŞEMSİYE
tozlu bir şemsiye durur
çatı katındaki odanın
kuytu bir köşesinde
kumaşındaki eski yağmurların
hüzünlü kokusuyla
anımsar mısın bilmem
yağmurun bardaktan
boşanırcasına yağdığı o günü
hani şemsiyeyi iyice çekip başımıza
dudaklarımla hesaplamıştım
yüz ölçümünü
nicedir sokağa çıkarmıyorum
şemsiyeyi
korkuyorum çünkü
kapısı açık kafesinden
uçan bir kanarya gibi
beni ikinci kez terk etmenden
yanıt alamayacağımı bilsem bile
yanına gidip
sorarım hergün şemsiyeye
altında elele
nasıl görünürdük diye

- Şehir
- Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim, dedin
- bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
- Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
- -bir ceset gibi- gömülü kalbim.
- Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
- Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
- kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
- boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede.
- Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
- Bu şehir arkandan gelecektir.
- Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
- aynı mahallede kocayacaksın;
- aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
- Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
- Başka bir şey umma-
- Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
- öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.
-
Konstantinos Kavafis



Son Yorumlar